Gurur duyulacak sanat başarısı!
Çocukluğumdan bu yana çok opera izledim ama tarihi saray bahçesinde, Devlet Sanatçısı Okan Demiriş’in yazdığı “tarihi opera”yı izlemenin keyfi başka oluyor. Pazartesi günleri yazmadığım için zaman geçti ama anlatmadan geçemeyeceğim bir başarı bu... 1 Temmuz akşamı Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, gerçek tarihi dekorlar arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü padişahlarından 4. Murat’ın hayatını ve annesi Kösem Sultan’la çekişmeli ilişkisini anlatan “4. Murat”ı izledim ve bir kez daha sanatta ne kadar büyük başarılar yakaladığımızı görerek mutluluk duydum.
Onun inanılmaz güzellikteki eseriyle büyülenirken, bir yıl önce kaybettiğimiz ve “Karyağdı Hatun”, “Yusuf İle Züleyha” operalarının da bestecisi olan değerli sanatçı Okan Demiriş’in “devlet sanatçısı” olmayı nasıl da hak ettiğini düşünüyor insan. Kendisi gibi çok değerli bir opera yıldızı olan eşi Leyla Demiriş’le de defalarca aynı sahneyi paylaşan, Karyağdı Hatun gibi bazı eserlerini “onun için yazan” bu çok yönlü sanatçının bütün eserleri, gördüğü büyük ilgi üzerine sayısız kez sahnelendi ve sahnelenmeye devam ediyor.
4. Murat’ın müziği ve senaryosundaki dinsel motifler, ilahiler, Padişah’ın Kur’an okuyarak ve ilahilerle savaşa çıkması, Mehter Takımı ve marşı, gerçeğine sadık kalınan tüm detaylar bir de Saray’ın atmosferi ile üstelik ay ışığında bir araya gelince ortaya gözlerinize inanamayacağınız bir kusursuzluk çıkıyor. Dekor ve kostümlerin güzelliğini, özgünlüğünü ise sadece seyirci değil, tarihi film veya dizi yapımcılarının da izlemesi şart bence.
İngiliz Kraliyeti’ne ait kıyafetleri andıranlar yerine “nasıl olması gerektiğini” görmek için... Bu başarıda emeği olan herkes, başta Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen,İstanbul Opera Festivali Sanat Yönetmeni Yekta Kara ve İstanbul Uluslar arası Opera Festivali’nin sponsorluğunu 2 yıldır üstlenen Deniz Bank olmak üzere kutlanmayı hak ediyor. Festival devam etmekte, hangi eseri yakalayabilirseniz mutlaka izleyin derim, kaçırılacak gibi değil çünkü!
Not: Vatan Gazetesi yazarı Ruhat Mengi'nin 6 Temmuz 2011 tarihli bu yazısından alınmıştır.
Mersin DOB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mersin DOB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Temmuz 2011
20 Haziran 2011
Abu Hassan Operası - (Mersin DOB - Rejisör: Kıvanç Uğraşbul)
Carl Maria von Weber tarafından bestelenen ve librettosu Franz Heimer tarafından “1001 Gece Masalları” temel alınarak hazırlanan tek perdelik eser, ilk olarak 4 Haziran 1811’ de Münih Cuvillies Tiyatrosu'nda sahneye konulmuştur. İlk temsilinde büyük başarı kazanan eser, Alman operasına karşı halkta büyük bir ilgi doğurmuştur. 1813 ve 1822 yıllarında yapılan son düzenlemelerle eser bugünkü haline gelmiştir.
Başta Weber’in hocası Abbe Voglers’in “Buyers of Smyrna” isimli çalışması ve Rossini’nin “İtalya’da Bir Türk” isimli çalışması olmak üzere, Haydn’ın ve Mozart’ın çalışmaları göz önüne alındığında döneminin “Türk Operaları” birbirine benzer çalışmalardır. Burada etken sadece dekorlarla yansıtılan ortamlar değil, aynı zamanda orkestralarda zillerin göze çarpan kullanımlarıdır.
Bu anlamda Abu Hassan’ıda “Türk Operaları” grubunda sayabiliriz. Weber’in orkestrası dramatik, renkli ve romantik içeriğinin yanı sıra geleneksel temel kalıpları da içermektedir. “Abu Hassan”ı Mozart’ın çalışmaları ile kıyaslayacak olursak, melodilerinin göz alıcı güzelliği ve müzikal zekası ile haklı bir övgüyü hak etmektedir.
Sanatçıların ilham perileri kimi zaman yaşadıkları hayatın gerçekliğinden çıkagelir. Örneğin, Vincent Van Gogh'un resimlerinde kardeşi Theo'nun yaşadığı Paris'te geçirdiği 2 yılın etkileri kadar sonrasında yaşadığı şehirin izlerini de (Arles'daki Langlois Köprüsü gibi) görebiliriz.
Görsel etmenler kadar duygusal boyutlarını yani acılarını, sıkıntılarını, aşklarını, tutkularını da eserlerine yansıtır sanatçı. Kimi zaman tamamen kendini anlatır, kimi zamansa dolaylı yoldan. Örneğin, Puccini'nin "La Boheme" isimli operası detaylarda olmasa da genelinde Puccini'nin hayatından izler taşır.
Benzer şekilde, Carl Maria Von Weber'in Abu Hassan operasıda bestecisinin hayatından dolaylı bir ize sahiptir. Her ne kadar opera Carl Maria von Weber’in gençliğinde yazılmış olsa da yaşının üzerinde bir ruhla dolu olup, leziz tatlar barındırmaktadır. Genç Weber, 1810 yılında 24 yaşında eserin ilk halini ortaya koyduğunda açılışı "Alacaklılar Korosu" ve para temasıyla yaptıysa eğer, bunun sebebi o zamanlar kendisininde maddi sıkıntılar yaşaması ve yüklü borçlarla uğraşmasındandır. Hatta bu nedenle hapse bile girmiş olan Weber'in kahramanı da aynen kendisi gibi borç yükü karşısında ne yapacağını bilemeyen zavallı Abu Hassan (Ebu Hasan)'dır.
Eserde, Ebu Hasan'ın aryasında dahi karısını aşkla sevmesinin yanı sıra zenginliğe duyulan özlem vurgulanmaktadır. Kısaca, eserin ana teması para ve insanlar üzerinde etkileridir. Para söz konusu olunca insanların davranışlarının ne şekilde değiştiğini eserde çeşitli vurgularla görebiliriz. Öyle ki, Ebu Hasan gibi iyi niyetli ve saf bir insan dahi borçlarına çözümü yalanla bulur ve karısı Fatma'yı da bu olaya bulaştırır. Borç sorunu çözmek için Halife'den bir nev-i ölüm yardımı olarak adlandırılabilecek maddi yardım almaya karar verirler. Ancak bunu yaparken önce kendisinin, sonrada karısının öldüğünü iddia edecektir! Tabii, yalancının mumu yatsıya kadar yanacak ve gerçek ortaya çıkacaktır. Ancak, Halife, Hasan'ı bu yalana iten nedenleri duyunca ve karısı Fatma'ya asılan tefeci Ömer'i evde saklandığı dolabın içinde bulunca, affeder. Tüm bu süreçte Halife'nin karısı ile ölümler üzerine bahse tutuşmasından, Fatma'yı elde etmek için Ömer'in borç senetlerini kullanmasına kadar paranın insanlar üzerindeki etkisini görürüz.
Opera, Türkiye'de ilk olarak 1983-84 sezonunda İstanbul DOB'da Yekta Kara'nın rejisi ile sahneye konulmuştur. Eserin ana teması olan paraya görselde de vurgu için dekordaki ana ögeler altın sikkeler olarak belirlenmiştir. Paraya ve etkilerine vurgu, bu 2 adet altın sikkeyle ve temsil ettiklerinin "Demokles'in Kılıcı" gibi karakterlerin üstünde salınınp durmasında yer almaktadır.
27 Nisan 2011'de Mersin DOB'da Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünde perdelerini açan Abu Hassan operasında ise, dekorda simgesel ögeler yerine Ebu Hasan'ın hayatındaki sadeliğin ve fakirliğin izleri görülmektedir. Seyhan Atamer'in oluşturduğu olabildiğine az eşya içeren dekorda, fakirliğin simgesi haline gelmiş yamalarda yerlerini almaktadır. Kostümlerde ise Alev Tol, Hasan ve Fatma'nın fakirliğini yine kıyafetlerine yansıtmaktadır. Renksiz ve aksesuarsız kostümler, zengin tefeci Ömer'in renkli ve şaşalı kıyafetleri ile tam bir tezatlık yaratmaktadır.
Kıvanç Uğraşbul, eseri mümkün olduğunca sade dialoglar ile ortaya koymayı tercih etmiştir. Seyirci ile daha yakın bir temas kurabilmek adına da, Türk sinemasından klişeleşmiş ögeleri içeren kimi alıntılar yapmıştır. Örneğin, Fatma'nın kocası ile ilgili ağıtlarında rahmetli Adile Naşit'e gönderme yer almaktadır. Rahmetli Naşit'in "Şabanoğlu Şaban" filminin unutulmaz sahnelerinden olan "Gittiii gittiii giittttiii" şeklindeki gıdaklamalı ağlaması, eserde Fatma'nın yorumu ile izleyenlere hatırlatılmaktadır. Resijörün bu alıntı ile amacı geçmişin değerli sanatçılarını hatırlatarak anmaktır.
Bunun yanı sıra, sinemamızdaki "iyi adam-kötü adam" figürleride ortaya koyulmuştur. Eser boyunca Hasan'ın saf ve temiz duygularına karşın, kötü adam Ömer'in Fatma'ya art niyetli yaklaşmalarına şahitlik edilmektedir. Ömer'in karakter olarak çirkinliğinin yanı sıra fiziksel çirkinliğini de ön plana çıkaran tipleme, bu anlamda çok başarılıdır. Yan karakterlerde ise, Nadir gibi orjinalinde olmayan ancak varlığı ile esere renk katan sevimli, sıcak ve komik karakteri de ekleyen Kıvanç Uğraşbul, bu şekilde eseri daha da keyfine doyulmaz bir hale getirmiştir. Rejisörün yaptığı diğer eklemeler ise kimi dialoglarda görülmektedir. Böylece Uğraşbul, eserdeki komik unsurların sayısını artırarak komedi çıtasını daha da yükseltmiştir.
Hasan'ın aryasını rüya sahnesi olarak ortaya koyaraksa, Hasan'ın karısına aşkının yanı sıra hayatındaki özlemlerini ve hayallerini bizlere somut olarak göstermiştir.
Her ne kadar Abu Hassan, bas bariton Kıvanç Uğraşbul'un sahne arkasındaki ilk deneyimi olsa da, esere yaptığı eklemelerle gösterdiği hayalgücüne ve yaratıcılığına (haklı) güveni, doğru yapılmış dekor/kostüm/cast seçiminin yanı sıra eserin Türkçeleştirilmesindeki başarısı ile ortaya çıkan yorum, sadece sahnede değil, sahne arkasında da yetenekli olduğunu bizlere göstermiştir.
Oyuncu kadrosunda yer alan isimlerde hem eserdeki karakterlere uygun hem de yetenekli kişilerden oluşturulmuştur. Hasan rolünde izlediğimiz ve misafir sanatçı olarak Samsun Devlet Opera ve Balesi'nden gelen tenor Onur Polat, genç yaşına rağmen ses kalitesi ve yeteneği ile sahnede göz doldurmaktadır. Daha çok Keloğlan tiplemesine benzer bir görüntü ve saflıktaki Hasan karakterinin şaşkınlıklarını, sevinçlerini ve hayallerini ise insanın içini ısıtan bir oyunculukla ortaya koymaktadır.
Hasan'ın karısı Fatma, rejisörün yaptığı vurgulamalar ile en az Hasan kadar önemli bir karakter olarak sahnede yer almaktadır. "Evi çekip çeviren" - "yuvayı yapan dişi kuş" Fatma rolünü, yine genç yeteneklerden Sevil Erçak canlandırmaktadır. Erçak'ta canlandırdığı karakteri sahiplenerek kanlı canlı hale getirmiş ve başarılı bir sanatçı olduğunu kanıtlamıştır.
Bu genç yeteneklerin daha fazla ön plana çıktığı çalışmaların ortaya konulması ise biz sanatseverlerin temennisidir.
Ömer rolünde ise, daha önce İstanbulname ve 4. Murat ile sahnede izlediğimiz R. Ufuk Kasar'ın yer alması ile bu başarılı sanatçıyı bir kere daha sahnede izleme keyfi yaşatılmaktadır. Kasar, sahnede geçirdiği her anı doğru kullanmakta ve rolünün hakkını vermektedir. Örneğin, Ömer'in saklandığı dolaptaki korkusunun bizlere başarıyla iletilmesinde ışıklandırmanın yanı sıra Kasar'ın rol yeteneğinin etkisi büyüktür.
Diğer rollerde izlediğimiz Erdem Özdemir (Halife), Ayşin Alev Yücel (Halife'nin karısı Zübeyde), Alpay Noyan Özbay (Mansur) ve R. Neslihan Ulaş (Zümrüt) anlık dialogların sahipleri olarak geri planda kalmayıp, başarılı oyunculukları ile de oyunun içinde önemli yer tutmaktadırlar. Özellikle Zümrüt karakterinde R. Neslihan Ulaş'ın çok başarılı olduğunu belirtmek gereklidir.
2010-11 sezonunda eseri izleyemeyenler için güzel bir haber, eserin önümüzdeki sezonda da sahne alacağını belirtmek olur sanırım. Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünü yaptığı bu başarılı eserin, sadece ülkemizdeki sanatseverlere değil aynı zamanda yurtdışındaki dostlarımıza da ulaşmasını dilerim.
(Okuduğunuz yazı buradan alınmıştır)
Başta Weber’in hocası Abbe Voglers’in “Buyers of Smyrna” isimli çalışması ve Rossini’nin “İtalya’da Bir Türk” isimli çalışması olmak üzere, Haydn’ın ve Mozart’ın çalışmaları göz önüne alındığında döneminin “Türk Operaları” birbirine benzer çalışmalardır. Burada etken sadece dekorlarla yansıtılan ortamlar değil, aynı zamanda orkestralarda zillerin göze çarpan kullanımlarıdır.
Bu anlamda Abu Hassan’ıda “Türk Operaları” grubunda sayabiliriz. Weber’in orkestrası dramatik, renkli ve romantik içeriğinin yanı sıra geleneksel temel kalıpları da içermektedir. “Abu Hassan”ı Mozart’ın çalışmaları ile kıyaslayacak olursak, melodilerinin göz alıcı güzelliği ve müzikal zekası ile haklı bir övgüyü hak etmektedir.
Sanatçıların ilham perileri kimi zaman yaşadıkları hayatın gerçekliğinden çıkagelir. Örneğin, Vincent Van Gogh'un resimlerinde kardeşi Theo'nun yaşadığı Paris'te geçirdiği 2 yılın etkileri kadar sonrasında yaşadığı şehirin izlerini de (Arles'daki Langlois Köprüsü gibi) görebiliriz.
Görsel etmenler kadar duygusal boyutlarını yani acılarını, sıkıntılarını, aşklarını, tutkularını da eserlerine yansıtır sanatçı. Kimi zaman tamamen kendini anlatır, kimi zamansa dolaylı yoldan. Örneğin, Puccini'nin "La Boheme" isimli operası detaylarda olmasa da genelinde Puccini'nin hayatından izler taşır.
Benzer şekilde, Carl Maria Von Weber'in Abu Hassan operasıda bestecisinin hayatından dolaylı bir ize sahiptir. Her ne kadar opera Carl Maria von Weber’in gençliğinde yazılmış olsa da yaşının üzerinde bir ruhla dolu olup, leziz tatlar barındırmaktadır. Genç Weber, 1810 yılında 24 yaşında eserin ilk halini ortaya koyduğunda açılışı "Alacaklılar Korosu" ve para temasıyla yaptıysa eğer, bunun sebebi o zamanlar kendisininde maddi sıkıntılar yaşaması ve yüklü borçlarla uğraşmasındandır. Hatta bu nedenle hapse bile girmiş olan Weber'in kahramanı da aynen kendisi gibi borç yükü karşısında ne yapacağını bilemeyen zavallı Abu Hassan (Ebu Hasan)'dır.
Eserde, Ebu Hasan'ın aryasında dahi karısını aşkla sevmesinin yanı sıra zenginliğe duyulan özlem vurgulanmaktadır. Kısaca, eserin ana teması para ve insanlar üzerinde etkileridir. Para söz konusu olunca insanların davranışlarının ne şekilde değiştiğini eserde çeşitli vurgularla görebiliriz. Öyle ki, Ebu Hasan gibi iyi niyetli ve saf bir insan dahi borçlarına çözümü yalanla bulur ve karısı Fatma'yı da bu olaya bulaştırır. Borç sorunu çözmek için Halife'den bir nev-i ölüm yardımı olarak adlandırılabilecek maddi yardım almaya karar verirler. Ancak bunu yaparken önce kendisinin, sonrada karısının öldüğünü iddia edecektir! Tabii, yalancının mumu yatsıya kadar yanacak ve gerçek ortaya çıkacaktır. Ancak, Halife, Hasan'ı bu yalana iten nedenleri duyunca ve karısı Fatma'ya asılan tefeci Ömer'i evde saklandığı dolabın içinde bulunca, affeder. Tüm bu süreçte Halife'nin karısı ile ölümler üzerine bahse tutuşmasından, Fatma'yı elde etmek için Ömer'in borç senetlerini kullanmasına kadar paranın insanlar üzerindeki etkisini görürüz.
Opera, Türkiye'de ilk olarak 1983-84 sezonunda İstanbul DOB'da Yekta Kara'nın rejisi ile sahneye konulmuştur. Eserin ana teması olan paraya görselde de vurgu için dekordaki ana ögeler altın sikkeler olarak belirlenmiştir. Paraya ve etkilerine vurgu, bu 2 adet altın sikkeyle ve temsil ettiklerinin "Demokles'in Kılıcı" gibi karakterlerin üstünde salınınp durmasında yer almaktadır.
27 Nisan 2011'de Mersin DOB'da Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünde perdelerini açan Abu Hassan operasında ise, dekorda simgesel ögeler yerine Ebu Hasan'ın hayatındaki sadeliğin ve fakirliğin izleri görülmektedir. Seyhan Atamer'in oluşturduğu olabildiğine az eşya içeren dekorda, fakirliğin simgesi haline gelmiş yamalarda yerlerini almaktadır. Kostümlerde ise Alev Tol, Hasan ve Fatma'nın fakirliğini yine kıyafetlerine yansıtmaktadır. Renksiz ve aksesuarsız kostümler, zengin tefeci Ömer'in renkli ve şaşalı kıyafetleri ile tam bir tezatlık yaratmaktadır.
Kıvanç Uğraşbul, eseri mümkün olduğunca sade dialoglar ile ortaya koymayı tercih etmiştir. Seyirci ile daha yakın bir temas kurabilmek adına da, Türk sinemasından klişeleşmiş ögeleri içeren kimi alıntılar yapmıştır. Örneğin, Fatma'nın kocası ile ilgili ağıtlarında rahmetli Adile Naşit'e gönderme yer almaktadır. Rahmetli Naşit'in "Şabanoğlu Şaban" filminin unutulmaz sahnelerinden olan "Gittiii gittiii giittttiii" şeklindeki gıdaklamalı ağlaması, eserde Fatma'nın yorumu ile izleyenlere hatırlatılmaktadır. Resijörün bu alıntı ile amacı geçmişin değerli sanatçılarını hatırlatarak anmaktır.
Bunun yanı sıra, sinemamızdaki "iyi adam-kötü adam" figürleride ortaya koyulmuştur. Eser boyunca Hasan'ın saf ve temiz duygularına karşın, kötü adam Ömer'in Fatma'ya art niyetli yaklaşmalarına şahitlik edilmektedir. Ömer'in karakter olarak çirkinliğinin yanı sıra fiziksel çirkinliğini de ön plana çıkaran tipleme, bu anlamda çok başarılıdır. Yan karakterlerde ise, Nadir gibi orjinalinde olmayan ancak varlığı ile esere renk katan sevimli, sıcak ve komik karakteri de ekleyen Kıvanç Uğraşbul, bu şekilde eseri daha da keyfine doyulmaz bir hale getirmiştir. Rejisörün yaptığı diğer eklemeler ise kimi dialoglarda görülmektedir. Böylece Uğraşbul, eserdeki komik unsurların sayısını artırarak komedi çıtasını daha da yükseltmiştir.
Hasan'ın aryasını rüya sahnesi olarak ortaya koyaraksa, Hasan'ın karısına aşkının yanı sıra hayatındaki özlemlerini ve hayallerini bizlere somut olarak göstermiştir.
Her ne kadar Abu Hassan, bas bariton Kıvanç Uğraşbul'un sahne arkasındaki ilk deneyimi olsa da, esere yaptığı eklemelerle gösterdiği hayalgücüne ve yaratıcılığına (haklı) güveni, doğru yapılmış dekor/kostüm/cast seçiminin yanı sıra eserin Türkçeleştirilmesindeki başarısı ile ortaya çıkan yorum, sadece sahnede değil, sahne arkasında da yetenekli olduğunu bizlere göstermiştir.
Oyuncu kadrosunda yer alan isimlerde hem eserdeki karakterlere uygun hem de yetenekli kişilerden oluşturulmuştur. Hasan rolünde izlediğimiz ve misafir sanatçı olarak Samsun Devlet Opera ve Balesi'nden gelen tenor Onur Polat, genç yaşına rağmen ses kalitesi ve yeteneği ile sahnede göz doldurmaktadır. Daha çok Keloğlan tiplemesine benzer bir görüntü ve saflıktaki Hasan karakterinin şaşkınlıklarını, sevinçlerini ve hayallerini ise insanın içini ısıtan bir oyunculukla ortaya koymaktadır.
Hasan'ın karısı Fatma, rejisörün yaptığı vurgulamalar ile en az Hasan kadar önemli bir karakter olarak sahnede yer almaktadır. "Evi çekip çeviren" - "yuvayı yapan dişi kuş" Fatma rolünü, yine genç yeteneklerden Sevil Erçak canlandırmaktadır. Erçak'ta canlandırdığı karakteri sahiplenerek kanlı canlı hale getirmiş ve başarılı bir sanatçı olduğunu kanıtlamıştır.
Bu genç yeteneklerin daha fazla ön plana çıktığı çalışmaların ortaya konulması ise biz sanatseverlerin temennisidir.
Ömer rolünde ise, daha önce İstanbulname ve 4. Murat ile sahnede izlediğimiz R. Ufuk Kasar'ın yer alması ile bu başarılı sanatçıyı bir kere daha sahnede izleme keyfi yaşatılmaktadır. Kasar, sahnede geçirdiği her anı doğru kullanmakta ve rolünün hakkını vermektedir. Örneğin, Ömer'in saklandığı dolaptaki korkusunun bizlere başarıyla iletilmesinde ışıklandırmanın yanı sıra Kasar'ın rol yeteneğinin etkisi büyüktür.
Diğer rollerde izlediğimiz Erdem Özdemir (Halife), Ayşin Alev Yücel (Halife'nin karısı Zübeyde), Alpay Noyan Özbay (Mansur) ve R. Neslihan Ulaş (Zümrüt) anlık dialogların sahipleri olarak geri planda kalmayıp, başarılı oyunculukları ile de oyunun içinde önemli yer tutmaktadırlar. Özellikle Zümrüt karakterinde R. Neslihan Ulaş'ın çok başarılı olduğunu belirtmek gereklidir.
2010-11 sezonunda eseri izleyemeyenler için güzel bir haber, eserin önümüzdeki sezonda da sahne alacağını belirtmek olur sanırım. Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünü yaptığı bu başarılı eserin, sadece ülkemizdeki sanatseverlere değil aynı zamanda yurtdışındaki dostlarımıza da ulaşmasını dilerim.
(Okuduğunuz yazı buradan alınmıştır)
6 Şubat 2011
Eğrikapılı Ali
İzlediğim başka operalar ve sanatçılarla karşılaştırınca, 4. Murat ekibinin ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gördüm. Sadece başrol değil, tüm roller gerçek bir ekip ruhu ve profesyonellikle sahnede yerlerini almıştı. Bunda sanırım en büyük tebriği reji Murat Atak hakediyor; hem böyle bir ekibi bir araya getirdiği hem de, başkalarının aksine, oyuncuları kendi kaprislerine kurban vermediği için.
Sadece bir eserle kişi hakkında bilgi edinmek / yorum yapmak / ebedi hayranı oldum demek / karar vermek vs mümkün değil. Yapılsa da bence doğru değil.
O yüzden, her ne kadar 4. Murat'taki oyunculuğunu beğenmiş olsamda, sevgili Kıvanç Uğraşbul'un diğer temsillerini izleyene kadar karar vermek ve sadece bir roldeki başarısından dolayı beklenti içine girmek istemedim. Bilirsiniz, bazen gözünüzde çok büyütürsünüz sonra herşey balon çıkar.
Geçenlerde bir diğer temsilini CD'den izledim: İstanbulname.
Eser için ne desem az! Dekorlarda kostümlerde yerinde. Eserin kendiside harika. Ama ben bu kez oyunu anlatmak yerine (ki onu da başka bir sefere bırakıyorum) Kıvanç Uğraşbul' u anlatacağım.
Zat-ı Şahanemiz, değerli Sultanımız, bu kez bambaşka bir adam olarak karşımızda duruyor. Murat olarak izleyici ile arasına koyduğu mecburi mesafeyi yıkıp, tanıdığımız-bildiğimiz-karşılaştığımız ya da varlığını duyduğumuz biri haline dönüşüveriyor: Eğrikapılı Ali.
İlk gösteride sahneyi soylu havası ve ihtişamı ile dolduran sanatçının, bir diğer rolde halktan bir tiplemeyi bu kadar güzel üzerine oturtması (ve yine sahneyi doldurması) tek bir şey ile açıklanabilir: Yetenek!
Her sahnede ayrı bir cıvıltı, ayrı bir keyif yaşatıyor olsa da benim eserde en sevdiğim sahne "Vatanım İstanbul" isimli aryayı söylediği an.
Oyunun tamamını size izletemem, keşke izletebilsem. Ama bahsettiğim aryanın linkini buraya ekliyorum ki sizde görebilin.
İzlerken sahneye gelişini, tavırlarını ve yüzündeki ifadeyi çok iyi takip edin. Parçayı çok güzel söylemesini bir yana bırakın, o zaten tartışılmaz. Ama beden dilinden ne kadar keyif aldığını, ne kadar hissederek oynadığını ve bizi oyunun içine çekmeye çalıştığını çok rahat görebileceksiniz.
Ön sırada oturanlar belki gerçek hayatta tanıdığı insanlar. Onlara bakışında ve selam verişinde hem Kıvanç Uğraşbul'u hem de Eğrikapılı Ali'yi görüyorsunuz. Çünkü o artık sadece Kıvanç değil, aynı zamanda Ali olmuş. Ya da...Daha çok Ali olmuş. :)
Aryasını bitirmeden ve alkışa boğulmadan az önce ise gözlerini çaktırmadan izleyiciye dikip, üzerimizde yarattığı etkiye bakışına dikkat edin. Biz ne kadar halimizden memnunsak, o da bizler üzerinde yarattığı etkiden memnun oluyor ve yüzüne işini layığıyla yapmış olmanın mutluluğu oturtuyor. Hafif çapkın bir bakışla izleyiciyi son bir kez süzüyor ve herkesi avcunun içine alıyor. O an yüzündeki gülümseme sanatçı şımarkılığı değil; sadece işini başarmanın hazzının duyuyor.
Alkış yağmurunaysa Ali olarak (ve eser dışına çıkarak) "Eyyvallaaahhh" diye selamı basıp ortadan kayboluyor. Ama zaten o an bize sanatçı selamı verse, bizi içinde bulunduğumuz hayal aleminden koparıverirdi. Bu tavrı bile bizi oyunu içine nasıl çektiğinin bir göstergesi değil midir?
O giderken siz, iki uç karakteri bu kadar başarı ile oynayan sanatçıya biraz hayranlık biraz da gıpta ile bakıyor, onu sahnede izlediğiniz her anın tadını çıkarmaya karar veriyorsunuz. Ki ben öyle yaptım. :)
Son sözüm:
Kıvanç Uğraşbul'un ebedi hayranı olmam için daha çok zaman var. Ama eğer diğer eserlerde de böyle ise, sürecin çok uzayacağını sanmıyorum. Şu ana kadar izlemekten çok keyif aldım.
Hayatınızda bir kere bile operaya gitmemiş ve gitmeyi düşünmemiş olsanız, hatta ve hatta operadan nefret ediyor olsanız dahi ...gene de Kıvanç Uğraşbul'u ve Mersin DOB'un sanatçılarını bir kere izleyin derim. Eminim ki sonrasında siz , eski siz olmayacaksınız! :)
Not: İlgili yazı Sevgili Sanat isimli blogdan alınmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
